Rakamların Ötesindeki Hayatlar
Sınırların Ardında Unutulan İnsanlık
Her istatistiksel verinin arkasında atan bir kalp, yarım kalmış bir hikaye ve geleceğe dair sönmeyen bir umut vardır. Mülteci krizinden bahsederken sayıların soğukluğuna sığınmak, insanlığın en büyük yanılgılarından biridir. Çünkü her sayı bir hayattır. Her rakamın arkasında; çatışma, şiddet, zulüm ya da açlıktan kaçarak sadece güvenli bir liman arayan, aynı bizim gibi hayalleri ve sevdikleri olan bir insan yaşamaktadır.
Bugün dünya genelinde 117 milyondan fazla insan bu acı gerçeği bizzat tecrübe ediyor. Bu devasa kitlenin 41,6 milyonu ise resmi olarak mülteci statüsünde hayata tutunmaya çalışıyor. Belki de bu tablonun en can yakıcı yönü, yerinden edilen her 10 kişiden yaklaşık 4’ünün çocuk olmasıdır. Sınıflarda ders görmesi, sokaklarda akranlarıyla kahkahalar atarak oynaması ve sadece “çocuk” olması gereken milyonlarca fidan, çocukluğunu mülteci kamplarının çamurlu yollarında ya da sınır tellerinin gölgesinde kaybetmektedir.
Kağıt Üzerindeki Vaatler ve 75 Yıllık Uçurum
Bu yıl, mülteci haklarının anayasası kabul edilen 1951 Mülteci Sözleşmesi’nin 75. yıldönümü. Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği (UNHCR), bu dönüm noktasını dünya genelinde bir yıl boyunca sürecek eylem ve diyalog etkinlikleriyle anıyor. Ancak bu tarihi dönüm noktası, kağıt üzerindeki taahhütler ile sahadaki acı gerçekler arasındaki derin uçurumu bir kez daha yüzümüze vuruyor.
Küresel toplumun mültecilere sunabileceği en temel değer hiçbir zaman değişmedi: dayanışmamız ve koşulsuz insan sevgimiz. Ne var ki, bugünün dünyasında bu dayanışma kavramı, egemen güçlerin elinde siyasi bir koz ve göz boyama aracına dönüşmüş durumdadır.
Finansal Maskelerin Ardındaki İnsan Hakları İhlalleri
Avrupa Birliği (AB), küresel arenada zorla yerinden edilme krizlerinde kendisini en büyük “uluslararası bağışçı” olarak konumlandırmaktan gurur duyuyor. Ancak milyarlarca avroluk fonlar ve finansal yardımlar, ne yazık ki bu insanların korunmasına hizmet etmiyor. AB, mülteci ve göçmenleri kendi sınırlarından, konforlu dünyasından uzak tutmak için ikiyüzlü bir politika yürütüyor.
Sınırları aşılmaz duvarlarla ören bu yaklaşım, uluslararası sözleşmeleri ve temel insan haklarını açıkça çiğnemektedir. Ege’de, Akdeniz’de ve kara sınırlarında uygulanan sistematik “geri itme” (pushback) politikaları, sığınma arayan çaresiz insanları mafyaların, organize suç örgütlerinin ve çetelerin acımasız kucağına itiyor. Sınır polislerinin uyguladığı gasp, şiddet ve kötü muamele adeta devlet eliyle yürütülen bir cezalandırma mekanizmasına dönüşmüş durumda.
En savunmasız gruplar olan kadınlar ve çocuklar, daha güvenli ve onurlu bir gelecek inşa etmek için ihtiyaç duydukları temel insani yardımlardan bilinçli olarak mahrum bırakılıyor. Milyonlarca insan, sağlıksız ve güvenlikten uzak çadır kentlerde, dondurucu soğukta ya da kavurucu sıcakta adeta yavaş bir ölüme terk ediliyor.
Hak Edilen Bir Gelecek
Mültecilik bir tercih değil, hayatta kalabilmek için verilen son çaredir. Kimse doğup büyüdüğü toprakları, anılarını, evini ve sevdiklerini arkasında bırakıp bilinmeze doğru tehlikeli bir yolculuğa çıkmak istemez.
Mülteciler; sadaka ya da lütuf değil; yalnızca güvenliği, insan onuruna yaraşır bir muameleyi ve kendi hayatlarını yeniden kurabilme şansını hak ediyorlar. Sınırları korumak adına insanlığı feda ettiğimiz her an, kendi vicdanımızdan da bir parçayı kaybediyoruz. Bugün mültecilere uzatacağımız el, sadece onlara yapılan bir yardım değil, insanlık onurumuza karşı ödemek zorunda olduğumuz en temel borçtur.