AB Yeni Göç Paktı ve Externalization
Avrupa Birliği’nin göç yönetimi doktrininde köklü bir kırılmayı temsil eden Yeni Göç ve İltica Paktı’nın katı bir şekilde uygulamaya konulması, Batı Balkan rotasındaki egemenlik ve sorumluluk paylaşımlarını radikal bir biçimde dönüştürmüştür. Akademik literatürde “sorumluluğun dışsallaştırılması” (externalization of responsibility) olarak kavramsallaştırılan bu strateji, AB’nin kendi yasal ve coğrafi sınırları içinde çözemediği iltica baskısını, üye olmayan transit ülkelere (Sırbistan, Bosna-Hersek, Kuzey Makedonya, Arnavutluk, Türkiye ve Karadağ) ihale etme mantığına dayanmaktadır. Pakt kapsamında genişletilen Eurodac veri tabanı sistemi, zorunlu sınır taramaları ve hızlandırılmış iltica/sınır prosedürleri, Batı Balkan ülkelerini koruma sağlayan geçici duraklardan ziyade, AB’nin hukuki yükümlülüklerinden arındırılmış birer “coğrafi tampon bölge” (geopolitical buffer zone) haline getirmektedir.
Bu dışsallaştırma politikasının en kritik yasal kaldıracı, pakt ile birlikte esnetilen ve yeniden tanımlanan “Güvenli Üçüncü Ülke” (Safe Third Country) kavramıdır. Bu yasal çerçeve, AB üyesi devletlerin (özellikle Hırvatistan ve Macaristan), kendi sınırlarına ulaşan veya transit geçen düzensiz göçmenlerin sığınma taleplerini esastan incelemeksizin reddetmelerine ve bu kişileri geldikleri transit Balkan ülkelerine hızla iade etmelerine de jure bir zemin hazırlamaktadır. Bu durum, kağıt üzerindeki resmi göç yönetişimi kuralları ile sahadaki pratik gerçekler arasında derin bir uçurum yaratmaktadır. Göç hareketliliğinin bizzat AB merkezli yasal düzenlemelerle Batı Balkanlar’da hapsedilmesi, sığınmacıların uzun süreler boyunca kayıt dışı, güvencesiz ve son derece kırılgan koşullarda bu transit bölgelerde yığılmasına yol açmaktadır.
Sorumluluğun dışsallaştırılmasının fiziki ve altyapısal yansıması ise AB Katılım Öncesi Mali Yardım Aracı (IPA III) fonlarının araçsallaştırılmasında gözlemlenmektedir. AB finansmanıyla tahkim edilen sınır yönetim projeleri; dronlar, hareket sensörlü elektro-optik sistemler, termal kameralar ve biyometrik veri toplama araçları gibi ileri düzey göç kontrol teknolojilerini Sırbistan ve Bosna-Hersek gibi devletlerin kolluk kuvvetlerine entegre etmektedir. Ancak bu teknolojik ve mali destek, insani kabul kapasitelerini artırmaktan ziyade, bölgedeki kamp altyapılarının niteliğini kökten değiştirmektedir. Save the Children verilerinin de işaret ettiği üzere, çocuk dostu alanlara sahip resmi ve açık kabul merkezlerinin sayısının bilinçli olarak düşürülmesi, paktın caydırıcılık mantığının bir sonucudur. Sırbistan’da resmi merkez sayısının 11’den 6’ya, Bosna-Hersek’te ise 4’ten 2’ye indirilmesiyle birlikte, geride kalan kurumsal altyapı kısa süreli acil transit barınaklarından, uzun vadeli birer “alıkoyma ve fiili gözaltı” (de facto detention) merkezine dönüşmektedir.
Dahası, bu pakt mantığı sadece kara sınırlarını değil, “Havadan Karaya” (Air-to-Land) olarak adlandırılan ve havayolu muafiyetlerinin ikincil hareketler için bir arka kapı olarak kullanılmasını engellemeyi amaçlayan yeni bir filtreleme stratejisini de beraberinde getirmiştir. AB’nin “Vize Uyumu” (Visa Alignment) başlığı altında Sırbistan ve Bosna-Hersek üzerinde kurduğu yoğun diplomatik ve mali baskı, bu ülkelerin egemen vize politikalarını doğrudan AB sınır güvenliği önceliklerine tabi kılmasına neden olmuştur. Frontex’in bölge ülkeleriyle imzaladığı Statü Anlaşmaları ve Belgrad Nikola Tesla Havalimanı gibi stratejik düğüm noktalarında yabancı misafir memurların (guest officers) katılımıyla uygulanan uçak kapısı ön-profilleme pratikleri, bu dönüşümün en somut kanıtıdır. Sığınmacıların ve yasal pasaport sahiplerinin daha transit alana dahi girmeden tecrit edilerek de facto sınır dışı prosedürlerine maruz bırakılması, AB sınırının hukuki hatların ötesine geçerek üçüncü ülkelerin havalimanı körüklerine kadar genişletildiğini teyit etmektedir.
Sonuç olarak, AB Yeni Göç ve İltica Paktı’nın Batı Balkan coğrafyasındaki izdüşümü, göçü engellemekten ziyade, mülteci hakları rejimini yapısal olarak felç eden, sorumluluğu üye olmayan zayıf ekonomilere devreden ve bölgedeki insani krizi derinleştirirken uluslararası organize suç örgütlerini ve insan kaçakçılığı kartellerini besleyen asimetrik bir göç yönetişimi modeli üretmiştir